Country
« le Pays » (rendu FR, trad. A. Delmas)
Avustralya yerli İngilizcesinden gelen, büyük harfle yazılan *Country*, toprakları, suları, canlıları, hikâyeleri, Yasayı ve ataları kapsayan; insanların sorumlu üyeleri olduğu, sahibi olmadığı canlı ve ilişkisel bir bütündür. *Country*, ne sınırları çizilmiş bir “ülke” (ulus anlamında) ne de “arazi” (sahip olunan bir yüzey) olarak çevrilemez: O, yaşam veren ve ondan beslenen, ziyaret edilen, konuşulan, özen gösterilen bir yerdir. Tyson Yunkaporta (Apalech klanı) bunu bilgi ve Yasanın ta kendisi olarak görür: *Country* hakkında öğrenilmez, ondan öğrenilir.
Les cérémonies et interactions avec ces lieux dans le Pays sont la façon de garder la création en mouvement, en amenant les systèmes de la nature et de la société à se développer comme ils en ont besoin pour aller bien, pour être en bonne santé.
İngilizce yerli dilleri, bir cins isimden özel isim yapmış. Country sözcüğü, bir kişinin adı yazılır gibi yazılıyor, çünkü ona bir kişiymiş gibi davranılıyor: onunla konuşuluyor, ona şarkılar söyleniyor, ziyaret ediliyor, onun için endişeleniliyor. Buradaki iç ses, Tyson Yunkaporta’ya (Apalech kabilesi, Queensland) ait. Sand Talk’ta Ülke, bir bilgi nesnesi değil, bilginin koşuludur: törenler ve “Ülke’deki bu mekanlarla etkileşimler, yaratılışı hareket halinde tutmanın yoludur.” Ülke hakkında öğrenilmez; onunla “haptik bir ilişki” —bir temas, bir dokunuş— sürdürülür ve bazı yerlerde çağrılabilen Atalarla da. Bilginin kendisi de ancak “Ülke üzerine bilginin paylaşıldığı yerlerde” dolaşır.
Yunkaporta için ilk yanlış düşünce de buradan doğar: “toprağın üstüne çıkmak.” Yasa, Ülke’nin üzerine bir otorite tarafından konmuş değildir; o, taşlarında ve hikâyelerindedir, insanlar da onun sorumlu bekçileridir, asla yasa koyucular değil. Bu, toprağa alışageldiğimiz ilişkinin tam tersi: sahip olunacak bir mülk değil, ait olduğumuz bir varlık — öyle ki Yunkaporta kitabın sonunda şöyle yazabiliyor: “Siz Ülkesiniz.”
Kuzey Toprakları’ndaki insanlardan bu kullanımı derleyen antropolog Deborah Bird Rose, sıkça alıntılanan bir formül sunar — yabancıya köprü, olduğu gibi alınmalı: country is a living entity with a yesterday, today and tomorrow, with a consciousness, and a will toward life. Ülke bilir, duyar, özen gösterir, üzgün ya da mutlu olur. O, bir yaşamın dekoru değil; onun ortağıdır.
Buradan, kavramı net tutan bir dizi ayrım doğar. Country ≠ land ya da toprak: bu sözcükler, sınırları çizilen, devredilen, sahip olunabilen bir yüzeyi anlatır — oysa Ülke, tasarruf edilecek bir alan değil, ait olunan bir varlıktır. Country ≠ çevre: “çevre” insanı merkez, etrafını kuşatan bir dış mekân varsayar; Ülke ise sakinlerini de kapsar — içinde olunur, karşısında değil. Country ≠ jeopolitik anlamda country: sınırları çizilmiş ulus-devlet değil, yaşayan bir yer ki, onu bölmek kendini bölmektir.
Her halk bu ilişkiyi adlandırır, ama hiçbir sözcük diğerini karşılamaz. Yanomamilerin urihi’si, bölünmeden ayakta kalan toprak-ormanı anlatır; Mowaljarlai’nin bandaiyan’ı, kıtayı duyarlı bir bedene dönüştürür; Deloria’nın sacred-geography’si, vahyi zamandan çok mekâna bağlar; Momaday’in remembered-earth’ü, bir manzaraya tüm benliğiyle teslim olmayı ister. Country, kendine özgü notasıdır: hukukun öznesi ve Yasa’nın kaynağı olan, miras aldığımız yükümlülüğü taşıdığımız — ve sonunda yeniden dönüşebileceğimiz bir yer.