Division fondamentale
Schopenhauer'ın tüm incelemesine yön veren mimari. Hayatın nimetleri üç sınıfa ayrılır: *ne olduğumuz* (kişilik — sağlık, güç, mizaç, ahlaki karakter, zekâ), *neye sahip olduğumuz* (mülkiyet, varlık), *ne olarak temsil edildiğimiz* (başkalarının gözündeki halimiz — onur, mevki, şöhret). Tez şu: Mutluluğu belirleyen, diğer ikisinden çok daha fazla *ne olduğumuzdur*, çünkü son ikisi dışsal nedenlere bağlı, kırılgan ve ödünç alınmış nimetlerdir. Bu, mutluluğun kaynaklarını dışa bağımlılıklarına göre sınıflandırmaktır, erdemlerin hiyerarşisi değil. *Ne olarak temsil edildiğimizden* — başkalarının gözündeki varlığımızdan — ayırmak gerekir; o, asla bir yansıma olmaktan öteye geçmezken, *ne olduğumuz* her yere bizimle gelir.
Nous avons déjà reconnu d’une manière générale que ce que l’on est contribue plus au bonheur que ce que l’on a ou ce que l’on représente.
Schopenhauer incelemesine bir ayrımla başlar. Ölümlülerin kaderini belirleyen şeyin, der, üç temel koşula indirgenebileceğini söyler: kim olduğumuz — yani en geniş anlamıyla kişilik; sağlık, güç, güzellik, mizaç, ahlaki karakter, zekâ; neye sahip olduğumuz, her türlü mülkiyet ve varlık; nasıl temsil edildiğimiz, başkalarının bir birey hakkında ne düşündüğü, onun gözlerindeki yeri — yani onur, mevki ve şan. Kitabın geri kalanı, bu üç sütun altında bölüm bölüm dağılır.
Bu ayrım tarafsız değil. Schopenhauer, malları böyle sıralayarak kökenlerine göre zaten bir sınıflandırma yapmış olur. İlk kategorideki farklılıklar, doğanın insanlar arasına koyduğu ayrımlardır; diğer ikisi ise insan kurallarına, tesadüfe ve teamüllere bağlıdır. Buradan hareketle, mutluluk üzerindeki etkilerinin eşit olamayacağı sonucuna varır: “Gerçek kişisel üstünlükler — büyük bir zihin ya da yüce bir gönül — mevki, soyluluk, hatta krallık, servet ve benzeri avantajlar karşısında, gerçek kralların tiyatro krallarına olduğu gibidir.”
Bu, bağımlılık üzerine bir argümandır. Neye sahip olduğumuz ve nasıl temsil edildiğimiz, dışsal nedenlere bağlıdır; büyüyebilir, çökebilir, el değiştirebilir, başkasının bakışına bağlı olabilir. Kim olduğumuz ise kalıcıdır — birey, her zaman ve her yerde kendini taşır, hayatındaki her olaya kendi rengini katar. İşte bu ilk sınıfa ait olan neşeli mizaç, bir insanın acı-can sıkıntısı sarkacının hangi tarafına yöneleceğini belirler.
Bununla temsil edileni ayırt etmek gerekir. Başkalarının zihnindeki varlık — onur, şan, itibar — yalnızca onların kafasında vardır; Antiklerin bizim gücümüz dışında bıraktığı doxa ile aynı yere düşer, bir yansımanın peşinden koşan boş şan gibidir. Oysa kim olduğumuz, ne ödünç verilebilir ne de çalınabilir: Her yere bizimle gelen tek hazinedir.