Dolaşan Armağan
Potawatomiler'de onurlandırılan kişi armağan sunar. Robin Wall Kimmerer bu davranışı *minidewak* — « gönülden vermek » — diye adlandırır ve dünyayı tutmanın başka bir yolunu görür: sahip olunan bir mal değil, geçip giden bir armağan.
Kırmızı meyveler yeşilin üzerinde duruyor: toprak cömert, armağanlarını yeşilin üzerine seriyor. Yaz mevsimi, bolluk ve buluşma zamanı. Çardak altında, battaniyelerin üzerine yığılmış hediyeler göz alabildiğine uzanıyor; herkes, ışıl ışıl ev sahiplerinin önünde sıraya girmiş seçiyor. Yabancı bir bakış için tek tuhaf nokta var: kutlanan kişiye hediye getirenler konuklar değil. Tam tersi. Potawatomi ulusundan botanikçi Robin Wall Kimmerer, bu tersine dönüşe bir ad veriyor.
Geleneksel armağan töremiz minidewak, yani « gönülden vermek » demektir. […] Potawatomiler’de kurallar tersinedir. Onurlandırılan kişi hediyeleri battaniyenin üzerine yığar, böylece iyi talihini çevresindekilerle paylaşır.
Sözcük tam yerine oturuyor ve her şeyi kaydırıyor. Biz onurumuza armağan almayı beklerken, minidewak onurlandırılanı veren kılıyor. Cömertlik burada artık bir fazlalık erdemi değil, gereksinim karşılandıktan sonra sergilenen bir fazilet değil; kişinin konumunu koruduğu eylemin ta kendisi. Geleneksel halkların zenginliği, armağan verme yetenekleriyle ölçülür. Kimmerer’in yazdığı gibi, tersine, biriktirmek ağırlaştırır: « Sürekli biriktirmekten zenginlikten tıkanmış, mallarımızla şişmiş, dansa katılmak için fazla ağırlaşmışız. » Çok alan kişi ganimetinin başında oturup bekler, yalnız, mallarını gözlerken çember onsuz dans eder.
Böyle bir armağan, elden ele geçen nesneyle karıştırılmaz. Armağan satın alınmış bir şey değildir; anlamı maddi sınırlarının ötesine taşar. Satın almak ilişkiyi sonlandırır: ödedim, borcum yok, şey artık benimdir, kapandı. Armağan ise ilişkiyi açar. Armağan sizden bir şey ister. Ona bakmanızı. Almak borçlandırır — geri ödemek için değil, korumak ve zamanı geldiğinde yeniden vermek için. İşte bu yüzden bir şükran kültüründe herkes bilir ki armağanlar karşılıklılık çemberini izleyerek size geri dönecektir: bir armağandan kurtulunmaz, onu yeniden harekete geçirilir. Çember, borcun kapatıldığı bir çizgi değil; armağanın dolaşırken içinden geçtiklerini bir arada tuttuğu bir halkadır.
Peki Yeryüzü’nden söz ederken neyden söz ediyoruz? İşte burada iki dilbilgisi ayrılıyor. Potawatomi dilinde Yeryüzü’nden emingoyak diye söz ederiz: « Bize verilmiş olan. » Adın içinde armağan taşır: Yeryüzü sahip olunmaz, alınır. Bizim dillerimizse başka bir şey söyler. Kimmerer’in belirttiği gibi, « doğal kaynaklar » ya da « ekosistem hizmetleri »nden söz ederiz, sanki diğer canlıların yaşamı bizim mülkümüzmüş gibi. Sözcük, canlıyı daha baştan sahip olunacak şeyler arasına yerleştirir. Sanki Yeryüzü bir kâse dolusu meyve değil de açık ocak bir maden, sanki kaşık da bir kepçe. İkisi arasında bir ton farkı değil, tutulanla geri verilen arasındaki ayrım vardır.
Çünkü Kimmerer’e göre armağan yalnızca bir insan geleneği değil: dünyanın tutunma biçimidir. Meyveler tatlılarını kuşlara ve çocuklara sunar, ama karşılığında tohumlarını saçmalarını ister — « her filizleniş, her çiçek açış karşılıklıdır. » Yakından uzağa, bitkilerin soluğu hayvanların soluğuna, kış yazın, gece gündüzün karşılık verir. Toprak ve kayalar, sürekli bir minidewak içinde dans ettiklerini bilirler; Yeryüzü’nü yapıp bozup yeniden yaparlar. Tören, zaten canlının uyguladığı şeyi hatırlatmaktan ibarettir: Minidewak dansında, Yeryüzü’nün aldığımız bir armağan olduğunu, onu aldıktan sonra aktarmamız gerektiğini anımsarız.
Cümlenin açık bıraktığı paylaşım buradadır. Alınan bir armağan asla tümüyle alanındır: geçiş halindedir, aktarılmayı bekler. Mülk ise sahibinde durur. Bizi taşıyan şeylerden — havadan, sudan, meyvelerin tatlısından — ne yaptık: tuttuğumuz bir mal mı, yoksa dolaştırmamız gereken bir armağan mı?
Alıntılanan Kaynaklar
- Robin Wall Kimmerer, Tresser les herbes sacrées, baskı Le lotus et l'éléphant, 2021, çev. Véronique Minder.