fanāʾ fi-l-tawhīd
Ego’nun ilahi birlikte yok oluşu. Özne, Tanrı’nın varlığında eriyerek ayrı bir varlık olmaktan çıkar ve yalnızca *O*’nu idrak eder. Bu bir yıkım değil, bireyselliğin nihai gerçeklik içinde eriyip gittiği bir çözülmedir; çokluğun görünen her halinin ardındaki birliği açığa çıkarır.
As regards the erotic poetry which is recited in Sufi gatherings, and to which people sometimes make objection, we must remember that, when in such poetry mention is made of separation from or union with the beloved, the Sufi, who is an adept in the love of God, applies such expres¬ sions to separation from or union with Him.
Fanāʾ fi-l-tawhīd, bireysel bilincin ilahi birlik algısında eriyip gitmesini ifade eder. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir yok oluş değil, egonun –genellikle kendi sınırlarına odaklanmış olan– kendini Tanrı’nın gerçekliğinde eriterek dönüşmesidir. Deneyim, özneyi ortadan kaldırmaz; onu ayrılık yanılsamalarından arındırır ve tüm varoluşun Tek’in bir tezahüründen ibaret olduğunu açığa çıkarır. Terim, bir eşik işlevi görür: Bu noktayı aşmak, dünyaya dair parçalı bir bakıştan, her şeyin aynı özle bağlı olduğu bir kavrayışa geçiştir.
Alıntılanan pasajda bu kavram, sûfîlerin aşk dili kullanımına ışık tutar. Sevgiliyle ayrılık ya da birleşme imgeleri, insanî bir ilişkiyi değil, kalbin ilahi yokluk ve varlık arasında salınan halini betimler. Fanāʾ, bu birliğin doruk noktası olarak belirir: Dilin ikiliği (âşık/sevgili) bile silinir, çünkü artık kapatılacak bir mesafe kalmamıştır. Erotik şiir, böylece manevi arayışın bir metaforuna dönüşür; aşkın vecdi, tawhīd’de eriyişi taklit eder.
Bu kavram, basit bir mistik kaynaşmadan ≠ farklıdır. Fanāʾ fi-l-tawhīd, fenomenal gerçekliği yadsımaz; onu, temel birlik üzerine saydam bir perde olarak yeniden yorumlar. Dünyayı inkâr etmek değil, görünümlerinin ötesini görerek onda ilahi izi tanımak söz konusudur. Yok oluş, kendi başına bir amaç değil, bireyin –ortadan kalkmadan– kendi deneyiminin merkezi olmaktan çıktığı genişlemiş bir bilince açılan bir kapıdır.